|
(Prof. P΄az Sergey - çev. Özdemir Özbay)
“Dil”, insanlık tarihinde vazgeçilmez bir unsur olarak var olmuştur. İnsan topluluklarının etnik şekillenmesinde başta gelen etken her zaman “dil” olmuştur. Ulusların anavatanlarından çıkması, başka coğrafyalara sürülmesi, ya da göç ettirilerek başka topraklarda yaşamlarını sürdürme zorunda bırakılmaları gibi hatıralarında derin izler bırakan, yaralar açan olaylar onların geleneklerinin, dünya görüşlerinin ve yaşam felsefelerinin değişmesine neden olmaktadır. Hatta bu değişim, birlikte yaşamaya başladıkları, içinde yaşadıkları ulusun düşünce çizgisine yaklaşım biçiminde, kimi zaman da bu ulusun düşünce sistemini kabullenme biçiminde olabilmektedir. Sonuç olarak bu dil ve kültürü, yavaş yavaş kendi öz kültür ve dillerinin yerine koyma zorunda kalmaktadırlar. Bu halklar anadilleri ile konuştukları sürece etnik kimliklerini koruyabilmekte; örneğin kendilerini Abaza, Abhaz yada Adige olarak sayabilmektedirler. Bu durum aynı konumda olan diğer halklar için de geçerlidir.
Bugün Abazaca yaşamakta, işlevini devam ettirmektedir. Pek çok sorunla yüz yüze olmasına karşın halkın iletişimini sağlamakta, halkın yaşamının temel unsuru olarak varlığını sürdürmektedir.
Abaza dilinin oluşumunun uzun bir geri geçmişi vardır. Araştırmalardan anlaşılacağı üzere bu dil, beşbin yıllık bir geçmişe sahiptir. Günümüz Türkiyesinde yaşamış olan antik Hatti (Hitit) uygarlığı ile akraba bir kültürün dili olmaktadır. Başka bir deyişle Abhaz- Abaza Wubıh ve Adige gibi akraba dillerin oluşumunun ve etnik kökende birlikteliklerinin bu uygarlığın tarihi açısından önemi çok büyüktür. Anadolu uygarlıklarında yazının yeri düşünüldüğünde, bizim uygarlığımızın da bir zamanlar bir yazısının bulunmasını düşünmek, hiçte garipsenecek bir durum değildir. Profesor Georgi Turçaninov’un bu doğrultuda bir hipotezi bulunmaktadır. Sözkonusu hipotezin tanığı sayabileceğimiz kimi sözler, Abaza çocuk oyunlarında günümüzde bile yaşamaktadır. “Hait ! Hait! Calala !, Hatti ! Hatti ! Calala !" şeklindeki tumturaklı sözlerin içindeki etnik unsurun (örneğin Hatti Dtsat ! =Hatti’ye gitti !) yani “Hatti” sözünün Abazaca’da yer alıyor oluşunun derinlemesine incelenmesi gerekmektedir. Böylesi bir inceleme ise dilin tarihinin incelenmesi demektir.
Günümüz Abaza yazımı bugün itibariyle henüz yüz yaşına ulaşmamıştır. Bu dilin bugünkü görünümü, grameri ve sistematiği 1936 yılında şekillendirilmiştir. “Bu yıllar içinde ne tür gelişmeler olmuştur ?” sorusu akla gelmekte… Dillerimizin günümüzde görünümü nedir ? Gelecekte nasıl bir yol alacaklardır ?
Bahsettiğim kısa zaman dilimi içerisinde Abaza Edebiyatı doğmuştur. Manzum ve nesir eserlerin oluışturulması, destan ve efsanelarin yazıya geçmesi ve benzeri literatür çalışmaları yoluyla Abazaca yeniden doğmuştur. Yabancı ülkeler ve toplumlar böylece halkımızı tanımaya başlamıştır.
Dil üzerine yapılan çalışmalar ve dili öğrenmek için gerekli yardımcı materyallerin ilk ortaya çıktığı 1940 ve 1950’li yıllardaki olanaklarımızla bugünkü olanaklar karşılaştırıldığında aradaki farkı küçük bir tepe ile büyük bir dağ gibi ortay çıkmaktadır. O dönemlerde bu belgelerin hazırlayıcılarının karşılaştığı en belirgin sorun, Rus dili ile yazılmış eğitim araçlarından yararlanarak elde edilen bilgilerin ve yöntemlerin anadilimize adapte edilerek Abazacaya uygulanmasındaki yetersizliklerdi. Bundan dolayı kuruluşunu tamamlamış olan edebiyat dillerinin gramer kurallarının dilimiz üzerindeki ağırlığı ciddi ölçüde hissedilmekteydi.
Bugünkü okuma araçlarında da hala benzer sorunlar yaşatan yanlışlıklar vardır. Ancak, dilimizin yabancı unsurlardan giderek arındığı, kendi kendine durulaştığı da bir gerçektir. Bu aşamada “Reç” (Konuşma, söz), “Bukva” (Harf), “Bij crı” (Uzun Ses) gibi terimlere artık rastlanmamaktadır. Artık okuma araçlarının içeriği, gramer kuralları bilimsel taban bulmuştur. Daha önce kapalı seslerin içindeki kalın ve ince seslerin tek başına kullanılmasında karşılaşılan sorunlar, bugün tiz seslerin kullanılması ile çözüme kavuşmuştur. Önceleri klasik gramer ile klasik semantik hakkında hiçbir düşünce ortaya atılarak tartışılmazken bugün bu konular derinliğine incelenmektedir. Eskiden sayım, hesap yada matematik kuralları çok karışık iken bugün bu kargaşaya rastlanmamaktadır. Bütün bu gelişmeler Abaza dilindeki olumlu değişimlere dayanmaktadır. Dil işlenip geliştirildikçe kuralları da daha sağlıklı bir biçimde oturmaktadır. Bu oluşum sürdükçe ortaya çıkan yenilikler, yazı dilinden konuşma diline ve okullara da yansımakta, edebiyat ürünlerinde yerlerini bulmaktadır.
Günümüz okuma materyalleri, dilin korunması, gelişmesi ve bütüleşmesine yöneliktir. Bütün bu gelişmelere karşın, hala dilimizde çözümlenmemiş sorunlar süregelmektedir. Dilin ses bilimi, cümle bilimi ve söz dizimi gereksinimleri açısından derinliğine açıklamaları henüz yapılmamıştır. Karışıklıklar hala yaşanmaktadır. Konuşma dilinde de noktalama kurallarında da gerekli ve sağlıklı araştırmalar henüz tamamlanmamıştır. Bu konuların sağlıklı temelleri henüz atılmamıştır. Konuşma dilinde ve noktalama konusunda bu eksikliklerin varoluşunun nedeni, Abaza dilinin yapısı, yada dil öğrenme kuralları konusunda henüz bilimsel, tam akademik düzeyde köklü araştırmaların tamamlanmamış oluşudur. O halde dilimizin önünün daha aydınlık olması, araştırmalara hız kazandırılması, deneyler yapılması ve dilin yapısını ortaya koyan kurguların sabitleştitilmesi gerekmektedir. Dil öğretme araç ve belgelerini bu bilimsel araştırma sonuçları ile şekillendirerek okurumuzu yeniden eğitmek, onlara dillerini tam anlamı ile sunmak biz eğitimcilerin boynunun borcudur.
Abaza dilinin gelişme sürecinde en güçlü unsurları iki başlık altında toplamak mümkündür. Bunların ilki, dilin kuralları ve bu kurallara bağlı olarak ortaya çıkan yeniliklerdir. Dil kendine özgü geleneksel kurallar içerisinde gelişmektedir. İkincil unsurlar ise dil kullanımı ve böylelikle işlenip güzelleştirilmesidir.
Abazaca, halkın yaşantısından süzülüp gelen bu kurallara yönelik olarak gelişir. Dildeki değişimler günümüzde oluşabileceği gibi gelecekte de ortaya çıkabilecektir. Örneğin dilimizde son dönemlerde türemiş sözcüklerdeki yeni ünlü sesler olan “i”, “e”, “o” ve “u”, henüz yeni bir fenomen olarak yaşamamaktadır. Ancak günümüzde dilin yapısında kurgular yaparak yer alma aşamasındalar. Buna karşın konuşma dilinde bir hayli yol aldıklarını söyleyebiliriz. Azımsanamayacak şekilde yazı diline yerleşme çabaları var. Doğdukları sözcüklerle birlikte yaşamaktalar. İçinden çıktıkları sözcükleri, sesleri zamanla yok ederek dili kolaylaştırmak suretiyle kendilerini değişimin içine yerleştirmekteler. Bu değişimi görmemiz gerekmektedir. Yarın bu değişime uğrayan dili konuşacak, bu dille yaşayacak kuşakların dili kavrama sorunlarını çözecek çalışmaların artması, günümüzün imla kurallarının da yavaş yavaş yenilenmesi gerekecektir. Ancak bu yeniliklerin, dile yavaş yavaş girmesi, zorlanmadan oturması, dile bu şekilde uyum sağlaması gerekmektedir.
Abazacdaki Adigece kökenli sözcüklerde rastladığımız “тл” “тІл” sesleri işte böylelikle yerleşmiş seslerdir. Bu sesler Abaza dili için artık birer olgu değildir. Bu iki ses giderek tek ses haline gelmiştir. Sözkonusu değişimin yazı dilinde de yer alması gerekmektedir. Aslında bu tür değişimler morfolojik olarak da görülmektedir. (Örneğin, sayılarda çoğulluk gösteren sonek “квa” (-ler), çoğulluk bildiren diğer soneklerin yerini almaktadır.) Cümlenin söz diziminde de bu duruma rastlanmaktadır. Günümüz Abaza dilinin oluşumunu sağlayan Tobil Tolistan’ın 20. yüzyılın başlarında kaydettiği yazılarındaki sözcüklerin kendi aralarında tam bir uyum sağlayamadıkları açıkça görülmektedir.
Profesör A. Genko, Abaza dilinde beş veya yedi sözcükle kurulan cümlelerin daha bir doğru ve sağlıklı görünüm arzettiklerini belirtmiştir. Doğrudur, bu tür cümleler günümüzde de gramer olarak daha temiz ve daha düzgün görünümlü olup, telaffuz olarak daha kolaydır. Günümüzde anlam açısından yeterli sözcükler de oluşmuyor diyemeyiz. Edilgen yapılara yönelik cümle kalıpları da dilin içinde yerlerini alıyorlar. Bunlara benzer pekçok oluşuma rastlanmaktadır. Bütün bu oluşumlar, dilin gelişmekte olduğunun tanığıdır. Bu gelişimleri iyi bilmemiz ve nelere yaradıklarını öğrenmemiz gerekmektedir. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi bu anlattığımız olaylar, dilin gelişimi ile ilgili ilkelere uyum sağlamaya yöneliktir.
Dilin gelişimi aşamalarında kendine özgü pekçok kuralı da beraberinde getirirdiğini görebiliriz. Dahası, bu kuralların dışında başka belirgin oluşumlarla da karşılaşabiliriz. Bu tür karşılaşılacak yenilikler, hiç kuşku yok ki dilbilimine katılabilecek çok özel kuralları oluşturacaktır. Sözkonusu kurallar “Ekstra Dilbilim olayları” adıyla ile bilinmektedir. Bu kurallar, halkın yaşamında dilin koruyucusu işlevini yüklenmektedirler.
Son yıllarda gelişme koşulları, gelişme düzeyi ve gelişme kalıpları gibi hususların dışında yalın olarak ele alındığında Abaza dilinin bugünkü haliyle geliştiğini söyleyebilmek zordur. Bu zorluğun pekçok nedeni bulunmaktadır. Bunların birkaçını şu şekilde sıralayabiliriz:
1. Halkın yaşamından doğan değişimler, dil üzerine çalışan yazarların elinde kalmıştır. Daha önceleri dilin gelişimi devlet sorunu olarak ele alınıp devlet politikalarının içerisinde yer alırdı. Devlet dilin gelişimine yardımcı olma bağlamında dilin gelişimini izler, inceler, eksiklerini tamamlardı. Oysa günümüzde yazarların, ozanların yapıtları artık devlet yardımı ile basılmamaktadır. Dil, halkın zorunlu gereksinimi olarak görülmemektedir. Okurun gereksinimi de artık önem taşımamaktadır. Gelirin yerinde olup iyi para kazanıyorsan, artık Abazaca bilmesen de olur. Bu noktada İngilizce’yi iyi öğrenirsen daha iyi olur, zira bireye somut bir yarar sağlaması söz konusudur. İşte bu ve benzer düşünceler, günümüzde dilimizin gelişimine büyük zarar vermektedir.
2. Halkın yaşamına yeni katılan, halkın yaşamını yönlendiren ekonomik değişimlere bağlı olarak ortaya çıkan başka olumsuz etkenlerde sözkonusudur. Eskiden her köyde, her yerleşim biriminde kreşler, anaokulları vardı. Bu okullarda küçük çocuklarla Abazaca konuşulurdu. Onlara Abazaca halk oyunları öğretilirdi. Giderek bu çocuk eğitim merkezleri azaldı. Kalan okullara ise çocuklar pek gitmez oldular. Bu olumsuz gelişmeler, dilin öğrenilmesi ve gelişmesi olanaklarından birini yok etmek üzere. Çocuk dilinin gelişeceği dönem, onun kreşe gittiği dönemdir. Zira çocuk altı yaşını tamamladıktan sonra anadilini kolay kolay öğrenememektedir.
3. Dilin gelişmesi, işlenmesi için uğraşmayı görev saymak gerekmektedir. Bu tür görevlerin ciddi bir biçimde algılanmasının dil açısından çok yararlı olacağı kuşku götürmez bir gerçektir. Bu noktada bizim durumumuzu sorgulayalım: Birbirimizle karşılaştığımız zaman içerisine Rusça sözcükler serpiyorsak da Abazaca konuşuyoruz. Okullarımızda dilimizi öğretiyoruz. Dilimizde gazete yayınlıyoruz. Zaman zaman radyoda da yayın yapıyoruz. Bu etkinliklerin hepsi olumlu olaylarsa da dil öğreniminde pek de bilinçli çalışılmadığı gerçeğini değiştirmeyecektir. Sorumluluk duyularak ele alınmayan dünyada pekçok dil var. Biz bu sorumlulukları nasıl yerine getiriyoruz sorusu ise farklı bir konu. Tamamen farklı bir başka yazı konusu olabilecek kadar önemli bir konu...
Bugün çocukları Abazaca bilmeyen birçok Abaza aile var. “Neden böyle oluyor?” sorusu çokça sorulmakta. Anne Abaza değilse çocuklar ya Rusça, yada gelinin dili ile konuşarak büyüyorlar. Kimi zaman anne ve babanın ikisi de Abaza olduğu halde çocuklar anadillerinden uzak büyüyorlar. Özellikle Türkiye’de yaşayan Abazaların anadilleriyle ilgili en büyük sorunları budur. Aradaki tek fark, orada Rus dilinin yerini Türkçe’nin alıyor olması. Bütün bu etkenler ana dilin gelişmesinin önünde birer engel olmakta. Çözümü zor bu sorunlarla başa çıkmak için inanç, güç, sabır, kararlılık ve iradeye ihtiyacımız var. Kuşkusuz bu sorunlar bugün ele alınıp yarına halledilemez. Bu nedenle yılmadan usanmadan direnerek çalışmak zorundayız. Ancak sözkonusu gücü ve iradeyi gösteremeyenlerin bahanesi ise şu şekilde dillendirilmekte: “Dilimiz zor, okunup yazılamıyor. Üstelik geleceğe yönelik pratik bir yarar da sağlamıyor. O halde neden boş yere sıkıntıya girelim? Daha kolay bir dil öğrenelim...” Bahsedilen daha kolay dil kimi zaman Rusça, Kimi zaman Türkçe kimi zamansa İngilizce olmakta...
Kabahat dilin zorluğunda değil, bizde... Kusurlu olan bizim çarpık düşüncemizdir. Hiçbir dil, o dili anadili olarak öğrenen çocuk için zor değildir. Dil, anne sütü ile birlikte bebeğin kanına, bilincine işlerse, çocuğa oyun arkadaşı olursa, çocuğun eğitim aracı olursa gerçek anlamda öğrenilir. Ergen yaşa ulaşmış bir insana anadilini yeniden öğretmek elbette kolay değildir. Çin alfanbesini öğrenmek de benzer şekilde zordur. Ama bu alfabe zor diye Çinliler anadillerini terk etmemişlerdir. Binlerce yıldan beri bu dille yaşamaktalar. Burada önemli olan, bizim dünya görüşümüzdür. On-onbeş yıl kadar önce köy okullarımızdaki öğrencilere matematikten hayat bilgisine kadar bütün derslerin Abazaca okutabilme hakkı tanınmıştı. Bu konuda denemeler yapıldı. Elde edilen sonuçlar da iyiydi. Çocuklar kolayca matematik sorularını çözüyorlardı. Bu çalışmalara bağlı olarak matematik terimleri de yerleşiyordu. Meğer eğitimcilerimizin kendileri bu teniliğe hazırlıklı değillermiş, zorlandılar. Bu denli ulusal ve toplumsal önemi olan bir çalışmanın sonunu getiremediler. Doğrusunu söylemek gerekirse, onlara yardımcı olacak, sorunlarını çözecek uzmanlari, eğitim bakanlığının bünyesinde de yoktu.
İşte böyle…. ! Uğraşı vermeden, direnmeden savaşımdan vazgeçiyoruz ve sonra da dilimizin zor olduğu bahanesi ile uzaklaşıyoruz. Gerçekten bu dili öğrenmek, yazmak isteyenlerin bu zorlukları yendiklerini görüyoruz. Örneğin; anadille hiçbir eğitim olanağı bulunmayan Türkiyede yaşayan soydaşlarımız, Kopsırgen Orhan, Özdemir Özbay, Hapat Yusuf ve daha birçokları, anadilde okumayı çözümleyip bu olanağı çabukça kullanmaya başladılar.
Sonuç olarak dil üzerinde çalışmak, güç, irade, kararlılık ve azim ister. Gücümüzü ve kararlılığımızı bu işe odaklayabilirsek dilimiz kabuğunu çatlatacak ve gelişecektir. Bu gelişimi hızlandırabilecek başka yöntemler de vardır. Bugün dil sorunumuzun genel çözüm tablosuna bakacak olursak, şu gerçeklerle karşılaşırız;Çocuğun ana dilini, aile çevresinden ortamından, arkadaşlarından ve sokaktan duyması çok önemlidir. Çocukların ana dilleri ile oynayabilecekleri çocuk oyunlarının üretilmesi, öğretilmesi gerekmektedir. Onların, yaşlı ninelerin yada dedelerin dizi dibinde masal dinleyerek dil öğrenmeleri zamanı çoktan geçmiştir. Çağımız elektronik ve bilgisayar çağıdır. O halde çağın getirdiği teknolojiyi anadili öğrenmek için kullamnak gerekmektedir. Abazaca oyunlar, yarışmalar, eğlence ve dinlence filmleri hazırlatılıp CD olarak yaygınlaştırılabilir. Çocuklara ekrandan soru-yanıt şeklinde interaktif programlar sunulabilir.
İkinci olarak söylencelerin, masalların edebiyat yapıtlarının yayınına hız veren çalışmalar gerekmektedir. Yeni yayınları bir kenara bırakın, bir zamanlar okurun kapıştığı Cır Hamid, Cguatan Kali, Thaytzıuh Bemırza gibi yazarlarımızın yapıtlarını bulmak bile bugün zorlaşmıştır. Günümüzde ayakta durmakta dahi zorlanan güzelim Abaza tiyatrosu için de yeni yapıtlar yazmak zorunlu olmuştur.
Üçüncü bir konu ise, Abazacanın imlası üzerine yeniden çalışmalar, düzenlemeler yapmak gerekmektedir. Abaza alfabesinin değişmesinin gerektiği söylenerek her onbeş yirmi yılda yeni bir tartışma ile çalkalanıyoruz. Oysa bir süre sonra bu tartışmalar unutulup gidiyor. Bugünlerde yine böyle bir tartışma yaşıyoruz. Her ne olursa olsun unutmamız gereken bir gerçeklik var:
Bugün 70 yıllık geçmişe sahip bir alfabe kullanmaktayız. Dilimiz bu alfabe ile yaşam olanağı bulmuştur. Bu alfabeyi başka harflerle değiştirmek olası değildir. Böylesi bir değişiklikle bizi kardeş halklarımızla daha da yakınlaşacak bir alfabe hazırlanabilseydi iyi olurdu. Ama o zaman da ortak alfabenin yine kiril kökenli olması gerekirdi. Bir alfabe değişinde Latin harflerinin kabulü, elimizdeki olanakların tümünün yok olması anlamına gelecektir. Bir gecede tamamen ümmi hale geleceğimiz böylesi bir değişiklikle hedeflerimize ulaşmamız mümkün değildir. Bugün bu konularda devletin vermiş olduğu haklara, olanaklarımıza rağmen ana amaca ulaşmak bile zor iken böyle bir radikal değişimin zorlukları katlayacağı kesindir.
Bu yıl (2003) Mayıs ayı sonlarında Türkiyede düzenlenen dil kongresi, alfabe tartışmalarına yönelikti. Yazımızın bugünkü konumu, geleceği ve sorunları akademik düzeyde ve derinlemesine tartışıldı. Ancak hepimizi tatmin edecek, mutabık kalabileceğimiz net bir sonuca ulaşamadık. Türkiye’de yaşayan Abazalar ve Adigeler Latin harflerine daha aşina olduklarını, bu harfleri tercih edebilecekleri görüşlerini belirttiler. Bu tercihin, içinde yaşadıkları ülkenin Latin harflerini kullanmasından kaynaklandığını bilmekteyiz.
Bana göre bu husus ciddi manada bir yanılgıdır, önemli bir fırsatı kaçırmaktır. Bizler bir zamanlar çok büyük bir fırsat kaçırdık. Abaza Alfabesinin hazırlandığı 1932 yılında, ya da Abaza dilinin tam anlamıyla Kril alfabesine yönlendirildiği 1936 yılında, alfabemiz Abhaz alfabesine uygun olarak hazırlanmış olsaydı bir uyum ortaya çıkacaktı. Sonraki tarihlerde Abhaz alfabesinin yeniden ele alınıp tam anlamı ile sabitleştirildiği dönemde de ikinci fırsatı kaçırdık. Çünkü o yıllarda yani 1950’lerde Abaza alfabesi 20 yıldır kullanılıyordu ve artık oturmuştu. Yeniden saptanan Abhaz yazısının bizim Abazacamızla daha uyumlu biçimde, ya da benzer biçimde düzenlenmesi yapılabilirdi. Böyle bir sonuca ulaşılsaydı, bugün dillerimiz arasındaki farklılıkların bir çoğu ortadan kalkmış olacaktı. Türkiyede yaşayan kardeşlerimizin bugün anadilde hazırlanmış bir alfabeleri yoktur. Dolayısı ile yazılarının Latin ile yada Kril ile yazıya geçmesi pek fazla önemli değildir. Halk olarak yeni bir yanlışa düşmememiz ve yeni bir fırsatı daha kaçırmamamız gerektiği kanaatindeyim. Bugün Türkiyeli Abaza ve Adigeler Latin alfabesiyle okuyup yazmaya başladıklarında, yarın dilimizi ve kültürümüzü birleştirmekte çok daha büyük sorunlar yaşayacağımız inkar edilemez bir gerçektir. Suriye’de yaşayan bir grup soydaşımız Kril ile yazmaya ve okumaya başladılar bile…. Bundan hiçbir sıkıntı da duymuyorlar. Devletin resmi yazısı Arap alfabesi olduğu halde, bu işi yürütebilmekteler...
Kril harfleriyle yazılan Abaza ve Abhaz dillerinin birbirlerine yaklaşması için de çalışmalar yapılması gerekmektedir. Bu ihtiyacın Türkiye’deki dil kongresinde ele alınmasını bekliyorduk. Ancak bu konu yeterince işlenmedi. Elbetteki alfabelerimizi birbirine yaklaştırsak bile, diyalektlerimizi terkedip yarın aynı şekilde konuşmayacağız. Dillerimiz, kendi kuralları içerisinde yıllar geçtikçe kendi özgün yapıları ile gelişmektedir, farklılıkları da oldukça fazla. Bunu aramızda büyük bir engel olarak görmememiz gerekmekte. Burada, sözkonusu farklılıkları gidermeye çalışacak uzmanlar grubunu belirlemek zorunlu olmaktadır. Bu düşüncelerden bir yarar çıkmaz, bir sonuç alınamaz dediğimiz takdirde farklılıklar olduğu gibi sürecektir.
Günümüz Abazacası gelişmekte, işlevini zenginleştirmektedir. Son yıllardaki kimi değişimler de bu gelişmenin tanıklarıdır. Dil bir unsurunu yitirince daha yeni ve daha güzel bir başka unsuru yerine koyar. Bugün Abazaca henüz kaybolmak üzere olan diller arasında değildir. Ancak kabul edilen görüşe göre eğer bir dilin ayakta kalıp gelişmesi isteniyorsa anadil olarak bu dili konuşan en az 100 bin insana ihtiyaç vardır. Dolaysıyla halkımızın nüfusu artmazsa ve bu süreçte dilimizin gelişmesi için gösterdiğimiz direnç kırılır ve dilimizi, tarihimizi, kültürümüzü birkaç kuruş kazanma kaygısından sonraki bir konu olarak ele alırız. Böylesi bir tabloda ise gelecek kuşaklarımız dilimize yabancı kalırlar.
|